KARNE ZAMANI
Yarıyıl eğitimini tamamlayan öğrenciler, öğrenme çabalarını notlarıyla tamamladılar. Bazı öğrenciler üzüldü, bazıları da sevindi. Öğrencilerin performanslarının değerlendirilmesi kadar, anne-baba’nın yaklaşımlarının da rolü büyüktür. Ailenin tutum ve davranışları, çocuk ile kurulan iletişim ve ilişkilerinin niteliği de okul başarısını etkilemektedir. Öğrencinin okul notları akademik başarısını işaret etse de, başarısız olduğu yönler başka alanlarda başarılı olamayacağı anlamına gelmemektedir. Anne-babalar çocuklarının başarısızlıklarından çoğu zaman kendilerine pay biçmekte, yüksek beklentilerinin karşılanmaması halinde öfke ve kızgınlıklarını çocuklarına yönlendirmekte ya da diğer yaşıtlarıyla kıyaslamalar yapmaktadır. Etiketlemeler, suçlamalar ve yargılamalarda önemli ölçüde yaralayıcıdır. Bu durum çocukta stres, kaygı, güvensizlik, özgüven eksikliği ve kendini değersiz hissetmeye yol açabilir. Bu tür davranışlar, çocuğun anne ve babasıyla kopuk iletişim kurmasına ve ilgisini dış çevreye yönlendirmesine neden olmaktadır. Benlik saygısının olumsuz yönde etkilenmesi de çocuğu travmalara, hatta intihara sürükleyebilir. Diğer yandan, çocukların ilgiyle, sorumluluk duygularının gelişmesi desteklenmelidir. Sorumluluk alıp, sorumluluklarını yerine getirmesi, düzenli ders çalışması, iyi davranışlarının ve akademik anlamda ödüllendirilmesi başarılarına katkı sağlamaktadır.
ÖGRENCİLERİMİZ/ÇOCUKLARIMIZ İÇİN NE YAPABİLİRİZ?
• Ailelerin çocuklarına yönelik sevgisini başarılarına bağlamamaları gerekir.
• Başarısız çocuklara ölçüsüz cezalar verilmemelidir. Başarılı çocuklara karşı ise abartılı övgülerden kaçınılmalıdır
• Öğrencilerin karneleri değerlendirilirken önce başarılı olduğu yönleri vurgulanmalıdır. Başarının övülmesi ile öğrencinin özgüveninin artmasına ve başarıyı yaşamasına izin vermek gerekir.
• Olumlu yönlerin ifade edilmesinden sonra öğrencinin de kendini ifade etmesine izin verilerek, başarısız olunan yönlerinin değerlendirilmesi gerekir. Suçlayıcı ve yargılayıcı bir dil kullanmadan başarısızlığın nedenleri araştırılmalıdır. Hangi davranışlarının düşük not almasına neden olduğu, başarısızlıktan dolayı hissettiği duygularını ifade edilmesi ve öğrencinin olumlu yönde motive edilmesi gereklidir.
• Belirli dönemlerde (ergenlik dönemi) bazı öğrenciler birtakım uyum sorunları yaşamaktadır. Bu dönemde öğrenciler daha fazla desteğe ihtiyaç duymaktadır. Başarıları ön planda tutulmalıdır.
• Başarısına karşı yapmayı düşündüğünüz, planladığınız ödüllendirmeler, yapılmamalıdır.
• Öğrenci ne kadar başarısız olsa da tatilinin bir bölümünü dinlenmeye ayırmalıdır.
• Anne-babalar çocuklarıyla birlikte, tatili eksiklikleri gidermek ve iyi vakit geçirmek yönünden, açık bir iletişim ile planlayarak geçirmelidir.
• Öğrencinin tatilde kitap okumak gibi eğitici aktivitelere yönelmesi desteklenmelidir.
• Başarısızlığın sürekliliğinde psikolojik tutumlar kadar organik faktörlerin de etkisi büyüktür. En yakın zamanda tedavi için ilgili merkezlere yönlenilmesi gerekmektedir.
• Eğitim ve öğretim ömür boyu devam eden bir süreçtir. Karne ise sadece bir dönemi değerlendirmektedir. Öğrencilerin her zaman başarısızlıklarını telafi etme ve onları başarıya dönüştürme fırsatları bulunmaktadır. Bu anlamda çocuğun başarısızlıklarını belirleyebilmesi, kendini değerlendirebilmesi, eksikliklerini fark edebilmesi ve gelecekte başarılı olabilmesi için birtakım yollar ve yöntemler belirlemesi gerekmektedir.
Çocuğun başarıyı yakalayabilmesi yeteneklerine, olumlu duygularına, kendine güvenmesine ihtiyacı vardır. Bu doğrultuda çocuğun yetenek ve ilgilerinin tespit edilmesi ve eğitiminin desteklenmesi gerekir.
ANNE-BABA İLE DOĞRU İLETİŞİM KURMANIN YOLLARI
• Anne-babalar ile asla tartışmaya girmeyin. Bu onların kalbini kırabilir ve isteklerinizin gerçekleşmemesine ve ilişkilerinizin bozulmasına, kısacası her şeyin tersine dönmesine sebebiyet verebilir. Tartışmalarınızı yumuşak geçişlerle sonlandırmanız yararınıza olacaktır.
• Anne-babanızla problemli bir ilişkiye sahipseniz, size yol gösteren, samimiyetine güvendiğiniz, yol yordam bilen bir danışmana ihtiyacınız var demektir. Profesyonel bir psikolojik danışman, psikolog size yardımcı olabilir. İçinizdekileri rahatlıkla danışmanınızla paylaşabilirsiniz.
• Yolunuzu çizebilmeniz için mantıklı, kesin, net, açık, uygulanabilir kararlarınız ve hedefleriniz olursa, onları gerçekleştirirken ailenizi ikna edebilecek güce ve beceriye de sahip olursunuz.
• Öncellikle ebeveynlerinizden birini ikna etmeye çalışın. (tercihen anne olmalı) İkisini birden ikna etmekten daha az yorucu olacaktır. Birini ikna ettiğinizde en azından desteğiniz olacaktır.
• Bazı somut başarılar, anne-babanızın içini rahatlatacak ve size daha çok güvenmelerine ve desteklemelerine yardımcı olacaktır.
• Her şeye muhalif olan bir anne-baba ya da çok otoriter olan bir baba için uygulanabilecek taktik, asla olumsuz bir tavır takınmamaktır. Kesin ve güvenli bir yolda ilerledikçe, her şey yoluna girecek ve ailenizde kendiliğinden ikna olacaktır.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
www.cocukvegenc.com
2 Haziran 2010 Çarşamba
13 Mayıs 2010 Perşembe
Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek
Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek
Başkalarını affettiğimizde biz özgürlesiriz.
Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı.
Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir.
Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.
Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.
Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.
Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.
Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
#
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.
“Duygusal unutma” affetmenin diğer adıdır.
Alıntı..
Başkalarını affettiğimizde biz özgürlesiriz.
Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı.
Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir.
Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.
Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.
Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.
Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.
Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
#
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.
“Duygusal unutma” affetmenin diğer adıdır.
Alıntı..
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Bebeklerde ve Çocuklarda Uyku Sorunları
BEBEK VE ÇOCUKLARDA UYKU PROBLEMİ
Uyku, dış etkenlere karşı bilincin bir bölümünün ya da bütünüyle kapalı olmasına dayanan bir beyin işlevi, fiziksel bir dinlenme hali, aynı zamanda duygusal ve içgüdüsel yaşamı da konu alan gelişimsel ve psikolojik bir durumdur. Uyku tek bir süreçten oluşmaz, farklı çeşitlerde uyku süreçleri bulunmaktadır: uykuya dalma, rüyasız uyku ve rüyalı uyku. Uykuya dalma sürecinde, bireyin fiziksel olarak çevresi ve kendi bedeni ile ilgili algıları giderek azalır ve uykuya geçer. Rüyasız uykuda, vücudun temel ihtiyacı olan proteinlerin yeniden yapılandığı, kişinin fiziksel olarak bedeninin dinlendiği ve büyüme hormonlarının salgılandığı dönemdir. Uykunun rüya döneminde ise, ruhsal alan ön plandadır. Bu dönemde gerilimlerin açığa çıktığı, bilinç düzeyinde olan her şeyin ve günlük hayatta yaşananların programlandığı görülür. Uyanıkken algılanan duyumlar, rüyalar ile tekrar yapılanır.
Bebeklerin ve çocukların uyku özellikleri, bireysel ve dönemsel olarak değişkenlik göstermektedir. Uykusuzluk, ilk aylarda olağan bir durumdur. Bazı bebekler çok uyurken bazıları daha az uyuyabilir. Yeni doğanlar zamanın büyük bir çoğunluğunu uyuyarak geçirir (19-23 saat) ve uykuları aralıklı, bölüktür. 3 yaşa doğru ise uykunun derinliği artmaktadır. Okul çağı çocukları sıklıkla uyku saatine direnç gösterir. Uyuması gereken saatte televizyon seyreden, ödevlerini geç bitirdiği için geç yatan çocuklar gün boyunca uykusuzluktan etkilenir. Rüya görmek açısından bakıldığında ise, yeni doğanlar ve bebekler, uykuya daldıktan 30-45 dakika sonra, çocuklar ise uykuya daldıktan 2 saat sonra rüya görmeye başlar. Her yaş döneminde korkulu rüyalar çocukları olumsuz yönde etkilemektedir. Kısaca yetişkinlerde olduğu gibi, bebeklerde ve çocuklarda da uyku ve rüya görmekle ilgili problemler gözlenmektedir. Uyku bozukluğunun ise tam ve doğru olarak tanımlanması için sıklığı, şiddeti, ciddiyeti, gelişimi, süresi ve buna eşlik eden başka durumların olup olmadığına bakılmalıdır. Bu sebeple de önce çocuğun günlük yaşantısı gözden geçirilmeli, detaylı bir doğum ve gelişim öyküsü alınmalıdır.
UYKUSUZLUĞUN NEDENLERİ
İki yaş civarı, uyku sorunlarının bir kısmının görüldüğü önemli bir dönemdir. Bebeğin ilk aylardaki bakımının niteliğinin ve sürekliliğinin önemi büyüktür. Erken dönem çocukluğunda fiziksel ihtiyaçlar uykuyu etkilemektedir. Açlık uykudan uyandırmakta, toklukta uyumayı kolaylaştırmaktadır. 2-3 aylık bebekler kolay uyarılabilir, sinirlidir ve bu özellikler annede sabırsızlık, yetersizlik ve ilişkiye bağlı rahatsızlıklar oluşturabilir. Annenin bu rahatsız ya da huzursuz hali bebeğin uykusunu olumsuz yönde etkileyecektir. Bu anlamda anne - bebeğin ilişkisi ve aile yaşam şeklinin önemi büyüktür. Bebeğin hareket ve dil becerisinin gelişme düzeyi, iklim, sıcak-soğuk, gürültü gibi dış etkenler, vücutta organik bir sıkıntı veya acı uykuyu da etkileyebilir. Uykuya dalma sıklıkla zordur. Bazı çocuklarda ağlama, inatlaşma gibi bir gerginlik ile uyurlar. Bu durumda çoğunlukla nesnelere bağlanma, emme, uyku öncesi ritüeller sıklıkla görülmektedir. İleriki dönemlerde ise rüyalar psikolojik açıdan isteklerin gerçekleşmesine aracı olacaktır. Çocuklarda uykuya dalma zorlukları, gece terörü, korkulu rüyalar, uyurgezerlik, uykusuzluğun diğer sebeplerindendir.
Uykuya dalma zorlukları:
Çocuk 2-6 yaş döneminde çok hareketliyse uykuya direnebilir. Aynı zamanda kaygılı rüyalarda bu güçlüğü tetikleyecektir. Çocuk uyumaya dirençliyse, anne-baba ile uyumak, koltukta uyumak, kapıyı aralık bırakmak, bir ışık yakmak, uykuya geçişi kolaylaştıracak bir nesneye temas etmek, masal dinlemek, parmak emmek isteyecektir. Bu belirtiler, çocuğun anne-baba ile ilişkisinin sona erecek olmasına yönelik kaygılardan ileri gelir ve bu durumun görüldüğü zaman erken çocukluk (3-6 yaş) dönemidir. Uyku saatlerinin düzensizliği ve aşırı baskıcı anne-baba tutumları, çatışmalı bir ev ortamı uykuya dalmayı güçleştirmektedir. Çocukların sıklıkla ağladığı, yatırıldıktan sonra tekrar kalktığı, uyumadan yatağına geçemediği, anne-baba ile sıklıkla çekişmeli bir ilişki içerisinde olduğu gözlenmektedir. Bu direniş çocukta yatma korkusuna dönüşebilir ve uykuda gerçek dünyadan bağını koparmamak ve anne -baba ile ilişkisi sürdürebilmek için, güvenliğini sağlama amaçlı koruyucu yöntemler ve alışkanlıklar geliştirebilir. Uykuya dalma zorlukları genellikle görülen rüyalarla bağlantılıdır. Bu rahatsızlık verici rüyaların en çok görüldüğü yaşlar 3, 6 ve 10 dur. Görülen rüyalar sıklıkla çocuğun bağımlılığına ve kendini tehlikede hissettiğine işaret etmektedir. Özellikle okul çağındaki çocuklarda uykuya geçişi zorlaştıran engeller daha çok anksiyete, depresyon, stres ve korkuyla ilişkilidir.
Gece terörü:
Uykunun rüyasız uyku dönemine denk gelmektedir. Genellikle okul çağından önce (7 yaş) başlar, ortalama 4-5 yıl sürer ve sıklıkla erkek çocuklarında görülür. Gece terörü yaşayan çocukları karakterize eden bazı özellikler vardır: Gece çocuk uyanır ve ağlar, bakışları dalgın, korkmuş ve solgun bir yüz ifadesine sahiptir. Buna terleme, çarpıntı da eşlik edebilir. Uyanık görünüyor olmasına rağmen uyanmaz, çevresini tanımaz, tekrar uyur ama sabah uyandığında da hiçbir şey hatırlamaz. Bu durum sadece kısa bir süre için geçerlidir.
Korkulu Rüyalar:
Korkulu rüyalar, 2 yaş üstü çocuklarda gece uykunun, ilk evresinde ortaya çıkmaktadır. Çocuk uyanır, ağlar, bağırır, endişelidir, yardım ister ve genellikle sabah kalktığında hatırlar ve rüyasını anlatabilir. Bu uyku bozukluğu, çocuğun gündelik hayatında başa çıkamadığı, yoğun, sıkıntılı durumlara bağlı gelişmektedir. Kötü rüyaların içeriğine bakıldığında çocuğun fantezileri, hayal ürünü korkutucu nesneler, kaygı ve korku duyulmasını sağlayacak olaylar ve ürkütücü televizyon programları mevcuttur. Aynı zamanda ateşli hastalıklarla ilişkili uyku eksikliğinde de korkulu rüyalara rastlanmaktadır. Fakat bu durumu travmaya bağlı tekrarlayan rüyalardan ayırt edebilmek gerekir. Bu rahatsızlık 4-5 yaş döneminden sonra giderek azalır ama mutlaka tedavi edilmesi gerekir.
Uyurgezerlik:
Okul çağı ve sıklıkla erkek çocuklarında (7-12 yaş),karşılaşılan bir güçlüktür. Uyurgezerlik kalıtımsal bir durumdur. Ailede varsa çocukta da görülme oranı çok yüksektir. Gecenin başında çocuğun kalkıp gezdiği ve bir süre sonra (10-30 dakika) tekrar yatıp uykusuna devam ettiği gözlenmektedir. Uyurgezerlik durumunda çocuğun sahip olduğu birtakım davranışlar vardır: yürüme, giyinme, konuşma, dışarı çıkma vb. tekrarlayıcı motor hareketler, gözünü dikip boş bakma ve iletişim kurulmak istendiğinde bir tepki alamama gibi. En doğrusu çocuk uyandırılmamalıdır çünkü bilinçsiz ve şaşkın bir halde olduğundan karşısındakilere aşırı tepkiler verebilir. Sabah uyandığında ise bunu hiç hatırlamayacaktır. Bu dönemde çocuğu çevresel tehlikelerden koruyarak, uyandırmadan tekrar yatağına dönmesine yardımcı olunmalıdır.
KALİTELİ UYKU İÇİN ÇÖZÜM YOLLARI
• Erken çocukluk döneminde gelişime bağlı, kalıcı olmayan durumlar söz konusudur. Çocuğa ihtiyacı olan, gerekli desteği vererek rahatlatmak gerekir.
• Uykunun kalitesini bozan etkenlere dikkat edilmelidir. Isı, ışık, ses, yanlış beslenme, uyku öncesinde bir gerginlik, uyku saatlerinin düzensizliği gibi olumsuz dış etkenlerin ortadan kaldırılmalıdır.
• Yorgunluk, uykusuzluğa yol açabilecek durumlardan kaçınılmalıdır.
• Uyku saatinde yapılan aynı ritüeller, (masal anlattırma, özel nesneler, dokunma, gece lambası) gevşetici-sakinleştirici davranışlar ve egzersizlerden faydalanılmalıdır.
• Uyurgezerlik gibi özel durumlarda, olası kazalara karşı koruyucu önlemler alınmalıdır.
• Psikiyatrik ve medikal sorunlar mevcut ise vakit kaybetmeden tedavi edilmelidir.
• Farmakolojik tedavi gerekiyorsa da asla ihmal edilmemelidir.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
www.cocukvegenc.com
Uyku, dış etkenlere karşı bilincin bir bölümünün ya da bütünüyle kapalı olmasına dayanan bir beyin işlevi, fiziksel bir dinlenme hali, aynı zamanda duygusal ve içgüdüsel yaşamı da konu alan gelişimsel ve psikolojik bir durumdur. Uyku tek bir süreçten oluşmaz, farklı çeşitlerde uyku süreçleri bulunmaktadır: uykuya dalma, rüyasız uyku ve rüyalı uyku. Uykuya dalma sürecinde, bireyin fiziksel olarak çevresi ve kendi bedeni ile ilgili algıları giderek azalır ve uykuya geçer. Rüyasız uykuda, vücudun temel ihtiyacı olan proteinlerin yeniden yapılandığı, kişinin fiziksel olarak bedeninin dinlendiği ve büyüme hormonlarının salgılandığı dönemdir. Uykunun rüya döneminde ise, ruhsal alan ön plandadır. Bu dönemde gerilimlerin açığa çıktığı, bilinç düzeyinde olan her şeyin ve günlük hayatta yaşananların programlandığı görülür. Uyanıkken algılanan duyumlar, rüyalar ile tekrar yapılanır.
Bebeklerin ve çocukların uyku özellikleri, bireysel ve dönemsel olarak değişkenlik göstermektedir. Uykusuzluk, ilk aylarda olağan bir durumdur. Bazı bebekler çok uyurken bazıları daha az uyuyabilir. Yeni doğanlar zamanın büyük bir çoğunluğunu uyuyarak geçirir (19-23 saat) ve uykuları aralıklı, bölüktür. 3 yaşa doğru ise uykunun derinliği artmaktadır. Okul çağı çocukları sıklıkla uyku saatine direnç gösterir. Uyuması gereken saatte televizyon seyreden, ödevlerini geç bitirdiği için geç yatan çocuklar gün boyunca uykusuzluktan etkilenir. Rüya görmek açısından bakıldığında ise, yeni doğanlar ve bebekler, uykuya daldıktan 30-45 dakika sonra, çocuklar ise uykuya daldıktan 2 saat sonra rüya görmeye başlar. Her yaş döneminde korkulu rüyalar çocukları olumsuz yönde etkilemektedir. Kısaca yetişkinlerde olduğu gibi, bebeklerde ve çocuklarda da uyku ve rüya görmekle ilgili problemler gözlenmektedir. Uyku bozukluğunun ise tam ve doğru olarak tanımlanması için sıklığı, şiddeti, ciddiyeti, gelişimi, süresi ve buna eşlik eden başka durumların olup olmadığına bakılmalıdır. Bu sebeple de önce çocuğun günlük yaşantısı gözden geçirilmeli, detaylı bir doğum ve gelişim öyküsü alınmalıdır.
UYKUSUZLUĞUN NEDENLERİ
İki yaş civarı, uyku sorunlarının bir kısmının görüldüğü önemli bir dönemdir. Bebeğin ilk aylardaki bakımının niteliğinin ve sürekliliğinin önemi büyüktür. Erken dönem çocukluğunda fiziksel ihtiyaçlar uykuyu etkilemektedir. Açlık uykudan uyandırmakta, toklukta uyumayı kolaylaştırmaktadır. 2-3 aylık bebekler kolay uyarılabilir, sinirlidir ve bu özellikler annede sabırsızlık, yetersizlik ve ilişkiye bağlı rahatsızlıklar oluşturabilir. Annenin bu rahatsız ya da huzursuz hali bebeğin uykusunu olumsuz yönde etkileyecektir. Bu anlamda anne - bebeğin ilişkisi ve aile yaşam şeklinin önemi büyüktür. Bebeğin hareket ve dil becerisinin gelişme düzeyi, iklim, sıcak-soğuk, gürültü gibi dış etkenler, vücutta organik bir sıkıntı veya acı uykuyu da etkileyebilir. Uykuya dalma sıklıkla zordur. Bazı çocuklarda ağlama, inatlaşma gibi bir gerginlik ile uyurlar. Bu durumda çoğunlukla nesnelere bağlanma, emme, uyku öncesi ritüeller sıklıkla görülmektedir. İleriki dönemlerde ise rüyalar psikolojik açıdan isteklerin gerçekleşmesine aracı olacaktır. Çocuklarda uykuya dalma zorlukları, gece terörü, korkulu rüyalar, uyurgezerlik, uykusuzluğun diğer sebeplerindendir.
Uykuya dalma zorlukları:
Çocuk 2-6 yaş döneminde çok hareketliyse uykuya direnebilir. Aynı zamanda kaygılı rüyalarda bu güçlüğü tetikleyecektir. Çocuk uyumaya dirençliyse, anne-baba ile uyumak, koltukta uyumak, kapıyı aralık bırakmak, bir ışık yakmak, uykuya geçişi kolaylaştıracak bir nesneye temas etmek, masal dinlemek, parmak emmek isteyecektir. Bu belirtiler, çocuğun anne-baba ile ilişkisinin sona erecek olmasına yönelik kaygılardan ileri gelir ve bu durumun görüldüğü zaman erken çocukluk (3-6 yaş) dönemidir. Uyku saatlerinin düzensizliği ve aşırı baskıcı anne-baba tutumları, çatışmalı bir ev ortamı uykuya dalmayı güçleştirmektedir. Çocukların sıklıkla ağladığı, yatırıldıktan sonra tekrar kalktığı, uyumadan yatağına geçemediği, anne-baba ile sıklıkla çekişmeli bir ilişki içerisinde olduğu gözlenmektedir. Bu direniş çocukta yatma korkusuna dönüşebilir ve uykuda gerçek dünyadan bağını koparmamak ve anne -baba ile ilişkisi sürdürebilmek için, güvenliğini sağlama amaçlı koruyucu yöntemler ve alışkanlıklar geliştirebilir. Uykuya dalma zorlukları genellikle görülen rüyalarla bağlantılıdır. Bu rahatsızlık verici rüyaların en çok görüldüğü yaşlar 3, 6 ve 10 dur. Görülen rüyalar sıklıkla çocuğun bağımlılığına ve kendini tehlikede hissettiğine işaret etmektedir. Özellikle okul çağındaki çocuklarda uykuya geçişi zorlaştıran engeller daha çok anksiyete, depresyon, stres ve korkuyla ilişkilidir.
Gece terörü:
Uykunun rüyasız uyku dönemine denk gelmektedir. Genellikle okul çağından önce (7 yaş) başlar, ortalama 4-5 yıl sürer ve sıklıkla erkek çocuklarında görülür. Gece terörü yaşayan çocukları karakterize eden bazı özellikler vardır: Gece çocuk uyanır ve ağlar, bakışları dalgın, korkmuş ve solgun bir yüz ifadesine sahiptir. Buna terleme, çarpıntı da eşlik edebilir. Uyanık görünüyor olmasına rağmen uyanmaz, çevresini tanımaz, tekrar uyur ama sabah uyandığında da hiçbir şey hatırlamaz. Bu durum sadece kısa bir süre için geçerlidir.
Korkulu Rüyalar:
Korkulu rüyalar, 2 yaş üstü çocuklarda gece uykunun, ilk evresinde ortaya çıkmaktadır. Çocuk uyanır, ağlar, bağırır, endişelidir, yardım ister ve genellikle sabah kalktığında hatırlar ve rüyasını anlatabilir. Bu uyku bozukluğu, çocuğun gündelik hayatında başa çıkamadığı, yoğun, sıkıntılı durumlara bağlı gelişmektedir. Kötü rüyaların içeriğine bakıldığında çocuğun fantezileri, hayal ürünü korkutucu nesneler, kaygı ve korku duyulmasını sağlayacak olaylar ve ürkütücü televizyon programları mevcuttur. Aynı zamanda ateşli hastalıklarla ilişkili uyku eksikliğinde de korkulu rüyalara rastlanmaktadır. Fakat bu durumu travmaya bağlı tekrarlayan rüyalardan ayırt edebilmek gerekir. Bu rahatsızlık 4-5 yaş döneminden sonra giderek azalır ama mutlaka tedavi edilmesi gerekir.
Uyurgezerlik:
Okul çağı ve sıklıkla erkek çocuklarında (7-12 yaş),karşılaşılan bir güçlüktür. Uyurgezerlik kalıtımsal bir durumdur. Ailede varsa çocukta da görülme oranı çok yüksektir. Gecenin başında çocuğun kalkıp gezdiği ve bir süre sonra (10-30 dakika) tekrar yatıp uykusuna devam ettiği gözlenmektedir. Uyurgezerlik durumunda çocuğun sahip olduğu birtakım davranışlar vardır: yürüme, giyinme, konuşma, dışarı çıkma vb. tekrarlayıcı motor hareketler, gözünü dikip boş bakma ve iletişim kurulmak istendiğinde bir tepki alamama gibi. En doğrusu çocuk uyandırılmamalıdır çünkü bilinçsiz ve şaşkın bir halde olduğundan karşısındakilere aşırı tepkiler verebilir. Sabah uyandığında ise bunu hiç hatırlamayacaktır. Bu dönemde çocuğu çevresel tehlikelerden koruyarak, uyandırmadan tekrar yatağına dönmesine yardımcı olunmalıdır.
KALİTELİ UYKU İÇİN ÇÖZÜM YOLLARI
• Erken çocukluk döneminde gelişime bağlı, kalıcı olmayan durumlar söz konusudur. Çocuğa ihtiyacı olan, gerekli desteği vererek rahatlatmak gerekir.
• Uykunun kalitesini bozan etkenlere dikkat edilmelidir. Isı, ışık, ses, yanlış beslenme, uyku öncesinde bir gerginlik, uyku saatlerinin düzensizliği gibi olumsuz dış etkenlerin ortadan kaldırılmalıdır.
• Yorgunluk, uykusuzluğa yol açabilecek durumlardan kaçınılmalıdır.
• Uyku saatinde yapılan aynı ritüeller, (masal anlattırma, özel nesneler, dokunma, gece lambası) gevşetici-sakinleştirici davranışlar ve egzersizlerden faydalanılmalıdır.
• Uyurgezerlik gibi özel durumlarda, olası kazalara karşı koruyucu önlemler alınmalıdır.
• Psikiyatrik ve medikal sorunlar mevcut ise vakit kaybetmeden tedavi edilmelidir.
• Farmakolojik tedavi gerekiyorsa da asla ihmal edilmemelidir.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
www.cocukvegenc.com
19 Nisan 2010 Pazartesi
DEHB DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU
DEHB HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU
1. DEHB Hiperaktivite Bozukluğu nedir?
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan dikkat sorunları, aşırı hareketlilik, dürtüsellik ve dikkat sorunlarından oluşan bir psikiyatrik bozukluktur.
2. DEHB Hiperaktivite Bozukluğunun tanısı nasıl konur?
Bir kişide dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğundan bahsedebilmek için 7 yaştan önce başlamış olması gerekir, kalıcı ve sürekli olmalıdır (en az 6 ay), birden fazla ortamda görülüyor olması gerekir (ev, okul vs.), kişinin günlük yaşamını etkileyecek boyutta olması gerekir. Hiperaktivite ve dürtüsellik ölçütü olarak tanımlanan 9 belirtiden en az altısının, en az 6 aydır, birden fazla ortamda görülüyor olması durumunda Hiperaktivite Bozukluğu’nun varlığı düşünülür.
Hiperaktivite ölçütleri:
1. Eli ayağı kıpır kıpırdır.
2. Oturduğu yerde duramaz.
3. Gereksiz yere sağa sola koşturur, eşyalara tırmanır.
4. Sakince oynamakta zorlanır.
5. Sürekli hareket eder ya da sanki motor takılmış gibidir.
6. Çok konuşur.
Dürtüsellik Ölçütleri:
7. Sorulan soru tamamlanmadan cevap verir.
8. Sırasını beklemekte güçlük çeker.
9. Başkalarının sözünü keser ya da oyunlarında araya girer.
3. DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden belirtiler nelerdir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden belirtiler, zamanı iyi kullanamama, dağınıklık-düzensizlik, hırçınlık, sosyal beceri sorunları, sakarlık, koordinasyon güçlükleri, kendine güvenmeme, uyku sorunları, geçmişten ders almama, geleceği öngörememe, ödül ve cezadan etkilenmemedir.
4. DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden ruhsal bozukluklar nelerdir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden diğer ruhsal bozukluklar, Özel Öğrenme Güçlüğü, Karşı Gelme Bozukluğu, Davranım Bozukluğu, Depresyon, Kaygı Bozuklukları, Tik, Tourette Bozukluğudur.
5. DEHB Hiperaktivite Bozukluğunun nedenleri nelerdir?
DEHB Hiperaktif Bozukluğunun nedenleri ailede benzer belirtilerin olması, aile içi stres ve şiddet, doğum öncesinde anne’nin sigara - alkol kullanımı, doğum sırasında erken doğum ve doğum komplikasyonları, doğum sonrasında ise bazı hastalıklara, kurşun gibi maddelere maruz kalmadır.
6. DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna sahip çocukların olumlu özellikleri nelerdir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna sahip çocukların olumlu özellikleri, enerjik olma, yaratıcılık, sıcakkanlı ve cana yakın olma, kolay ilişki kurabilme, esneklik, hoşgörülü olma, iyi bir espri yeteneğine sahip olma, risk alabilme (bazen gereğinden fazla), insanlara kolaylıkla güvenme (bazen gereğinden fazla)
7. DEHB Hiperaktivite Bozukluğunun Tedavisinde neler yapılabilir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğu için önerilen tedavi yöntemleri içinde etkinliği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış olan tedaviler: ilaç tedavisi, anne-baba ve öğretmen eğitimi, okulda ve evde uygulanan davranış kontrol yöntemleridir. Etkinliği henüz yeterince bilimsel çalışma ile kanıtlanmamış olan diğer yöntemlerden diyet tedavisi, bazı mineral ve vitamin kürleri, EEG Biyoyararlanım alternatif tedavi olarak görülebilir.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
www.cocukvegenc.com
1. DEHB Hiperaktivite Bozukluğu nedir?
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan dikkat sorunları, aşırı hareketlilik, dürtüsellik ve dikkat sorunlarından oluşan bir psikiyatrik bozukluktur.
2. DEHB Hiperaktivite Bozukluğunun tanısı nasıl konur?
Bir kişide dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğundan bahsedebilmek için 7 yaştan önce başlamış olması gerekir, kalıcı ve sürekli olmalıdır (en az 6 ay), birden fazla ortamda görülüyor olması gerekir (ev, okul vs.), kişinin günlük yaşamını etkileyecek boyutta olması gerekir. Hiperaktivite ve dürtüsellik ölçütü olarak tanımlanan 9 belirtiden en az altısının, en az 6 aydır, birden fazla ortamda görülüyor olması durumunda Hiperaktivite Bozukluğu’nun varlığı düşünülür.
Hiperaktivite ölçütleri:
1. Eli ayağı kıpır kıpırdır.
2. Oturduğu yerde duramaz.
3. Gereksiz yere sağa sola koşturur, eşyalara tırmanır.
4. Sakince oynamakta zorlanır.
5. Sürekli hareket eder ya da sanki motor takılmış gibidir.
6. Çok konuşur.
Dürtüsellik Ölçütleri:
7. Sorulan soru tamamlanmadan cevap verir.
8. Sırasını beklemekte güçlük çeker.
9. Başkalarının sözünü keser ya da oyunlarında araya girer.
3. DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden belirtiler nelerdir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden belirtiler, zamanı iyi kullanamama, dağınıklık-düzensizlik, hırçınlık, sosyal beceri sorunları, sakarlık, koordinasyon güçlükleri, kendine güvenmeme, uyku sorunları, geçmişten ders almama, geleceği öngörememe, ödül ve cezadan etkilenmemedir.
4. DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden ruhsal bozukluklar nelerdir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna eşlik eden diğer ruhsal bozukluklar, Özel Öğrenme Güçlüğü, Karşı Gelme Bozukluğu, Davranım Bozukluğu, Depresyon, Kaygı Bozuklukları, Tik, Tourette Bozukluğudur.
5. DEHB Hiperaktivite Bozukluğunun nedenleri nelerdir?
DEHB Hiperaktif Bozukluğunun nedenleri ailede benzer belirtilerin olması, aile içi stres ve şiddet, doğum öncesinde anne’nin sigara - alkol kullanımı, doğum sırasında erken doğum ve doğum komplikasyonları, doğum sonrasında ise bazı hastalıklara, kurşun gibi maddelere maruz kalmadır.
6. DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna sahip çocukların olumlu özellikleri nelerdir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğuna sahip çocukların olumlu özellikleri, enerjik olma, yaratıcılık, sıcakkanlı ve cana yakın olma, kolay ilişki kurabilme, esneklik, hoşgörülü olma, iyi bir espri yeteneğine sahip olma, risk alabilme (bazen gereğinden fazla), insanlara kolaylıkla güvenme (bazen gereğinden fazla)
7. DEHB Hiperaktivite Bozukluğunun Tedavisinde neler yapılabilir?
DEHB Hiperaktivite Bozukluğu için önerilen tedavi yöntemleri içinde etkinliği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış olan tedaviler: ilaç tedavisi, anne-baba ve öğretmen eğitimi, okulda ve evde uygulanan davranış kontrol yöntemleridir. Etkinliği henüz yeterince bilimsel çalışma ile kanıtlanmamış olan diğer yöntemlerden diyet tedavisi, bazı mineral ve vitamin kürleri, EEG Biyoyararlanım alternatif tedavi olarak görülebilir.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
www.cocukvegenc.com
8 Nisan 2010 Perşembe
Şansım Yok Derken
ŞANSIM YOK DERKEN
Ne çok duyarız bu sözü: “ Şansım yoktu.”
“Hiç şansım yoktur.”
“Kader işte, ne yapacaksın?”
“Talihim olsaydı, böyle mi olurdu?”
“Kısmet diye bir şey var ama bize uğramamış.”
“Hayat bize hiç fırsat vermedi ki!”.
Şans, kader, kısmet, talih, baht!
Bu konu hep dikkat çekmiş, hep tartışılmış, hep araştırılmıştır.
Talih midir, olasılık hesapları mı?
Kader midir, yaşama müdahale etmek mi?
Böyle bir şeye güvenmeli mi, yoksa bu bir sığınma mı?
Hayatta fırsat mı beklemeli, fırsat mı yaratmalı?
Kadercilik, çoğu kez toplumsal bir düşünme biçimidir.
Doğu toplumlarına musallat olmuş bu mistik inanç demeti insanı rahatlatır.
Ama işte Kant gibi, Descartes gibi düşünürler, Weber gibi bilim insanları bu mistik inancı akıl terazisinde tartarak bir yana bırakmayı önermişlerdir.
Akılcı (rasyonalist) düşünce biçimi bu ‘rahatlamayı’ ortadan kaldırmıştır.
‘İnsan, kendi kaderini kendisi yaratır.’
‘Şans denilen şey, doğru zamanda doğru yerde olmaktır.’
‘Talih, senin hayata kattıklarından sana dönendir.’
‘Kısmet, hayattan alacağın pay için yaptıklarındır.’
Ama ne ki, insanların da yapamadıklarına=erişemediklerine ‘kendilerini kurtaran’ nedenler bulmaları gerekmektedir.
Arabesk düşünme biçimi budur.
Tıpkı arabesk müziğin sözleri gibi ‘Tanrım, kaderimi baştan yaz’ diye inleyecektir.’
‘Erişemiyorum, ulaşamıyorum, nerelerdesin?’ diye sızlanacaktır.
Elinden bir şey gelmemektedir, çünkü talihi yoktur.
Hiç umudu kalmamıştır, çünkü burcu öyle söylemektedir.
Boş inançlar, insanın toplumsal uyuşturucularıdır.
İnsanı ruhsal bir felce uğratmakta, hiçbir şey yapamayacağına inandırmaktadır.
Bu kısırdöngüyü kıracak olan gene, insanın kendisidir.
Kendinden hiçbir şey beklemeyenler, her şeyi başkalarından bekleyenler, şanstan, talihten, kaderden, yıldızlardan, burçlardan bekleyenler daha çok bekleyeceklerdir. Onlar, gerçekten de kendi kendilerinin engeli olmuştur.
Erdal ATABEK
Ne çok duyarız bu sözü: “ Şansım yoktu.”
“Hiç şansım yoktur.”
“Kader işte, ne yapacaksın?”
“Talihim olsaydı, böyle mi olurdu?”
“Kısmet diye bir şey var ama bize uğramamış.”
“Hayat bize hiç fırsat vermedi ki!”.
Şans, kader, kısmet, talih, baht!
Bu konu hep dikkat çekmiş, hep tartışılmış, hep araştırılmıştır.
Talih midir, olasılık hesapları mı?
Kader midir, yaşama müdahale etmek mi?
Böyle bir şeye güvenmeli mi, yoksa bu bir sığınma mı?
Hayatta fırsat mı beklemeli, fırsat mı yaratmalı?
Kadercilik, çoğu kez toplumsal bir düşünme biçimidir.
Doğu toplumlarına musallat olmuş bu mistik inanç demeti insanı rahatlatır.
Ama işte Kant gibi, Descartes gibi düşünürler, Weber gibi bilim insanları bu mistik inancı akıl terazisinde tartarak bir yana bırakmayı önermişlerdir.
Akılcı (rasyonalist) düşünce biçimi bu ‘rahatlamayı’ ortadan kaldırmıştır.
‘İnsan, kendi kaderini kendisi yaratır.’
‘Şans denilen şey, doğru zamanda doğru yerde olmaktır.’
‘Talih, senin hayata kattıklarından sana dönendir.’
‘Kısmet, hayattan alacağın pay için yaptıklarındır.’
Ama ne ki, insanların da yapamadıklarına=erişemediklerine ‘kendilerini kurtaran’ nedenler bulmaları gerekmektedir.
Arabesk düşünme biçimi budur.
Tıpkı arabesk müziğin sözleri gibi ‘Tanrım, kaderimi baştan yaz’ diye inleyecektir.’
‘Erişemiyorum, ulaşamıyorum, nerelerdesin?’ diye sızlanacaktır.
Elinden bir şey gelmemektedir, çünkü talihi yoktur.
Hiç umudu kalmamıştır, çünkü burcu öyle söylemektedir.
Boş inançlar, insanın toplumsal uyuşturucularıdır.
İnsanı ruhsal bir felce uğratmakta, hiçbir şey yapamayacağına inandırmaktadır.
Bu kısırdöngüyü kıracak olan gene, insanın kendisidir.
Kendinden hiçbir şey beklemeyenler, her şeyi başkalarından bekleyenler, şanstan, talihten, kaderden, yıldızlardan, burçlardan bekleyenler daha çok bekleyeceklerdir. Onlar, gerçekten de kendi kendilerinin engeli olmuştur.
Erdal ATABEK
29 Mart 2010 Pazartesi
Hayali Arkadaşlar
HAYALİ ARKADAŞLAR
Hayali arkadaşlara 3 – 4 yaş çocukluk döneminde sıkça rastlanmaktadır. Okul döneminin başlaması ile (yetişkin düşünce özelliklerinin başladığı dönem) giderek azalıp kaybolmaktadır. Çocuğun yaşantısında bazen kısa bazen de uzunca süre yer alır. Hayali arkadaş bazen bir yaşıt, bazen bir yaratık bazen de bir eşya olabilir. Bu varlık yaşatıldığı sürece belirli, değişmez özelliklere sahiptir. Erken çocukluk döneminde hayali arkadaş normal, sağlıklı, zihinsel ve duygusal gelişimin bir işareti olarak kabul edilse de, yine de değerlendirmeden önce bir yalnızlık duygusu ya da bir örselenme olup olmadığına dikkat edilmelidir. Ebeveynler hayali arkadaşı, ruhsal bir bozukluğun belirtisi olarak algılayıp kaygılanabilirler. Çocuk tamamen dış dünyadan kopmadığı sürece endişelenecek bir neden yoktur. Bu durum çocuklarda gelişen mahremiyet ve gizlilik duygularının bir uzantısı olarak da oluşabilir. 3 yaş çocukları kendi dünyalarının sınırlarını denerken, aynı zamanda gerçek ve hayali birbirinden ayırt edebilme yetisi henüz gelişmediğinden, hayali bir dünya kurma ve hayali insanlar oluşturma eğilimindedir. Bu yaş dönemine ait karışık düşünceler eşlik etmektedir. Çocuklar çoğunlukla öfke, kıskançlık, bencillik, imrenme gibi olumsuz düşüncelerden, rahatsızlık duyduğu için uzaklaşmak ister ve bunları başka birine bağlayarak ya da suçlarını örtbas ederek hayali arkadaşlarını kullanabilirler. Bu çocuğun doğruyu ve yanlışı ayırt edebilme beklentilerine uyum süreci olarak görülebilir. Hayali arkadaşların varlığı nasıl ki sağlıksız bir durumun habercisi değilse, olmaması da çocuğun iç dünyasının gelişmediği anlamına gelmez. Çocukların hayali arkadaşlarından vazgeçmelerinin nedenleri de yetişkinlerin engellemeleri, kötü bir şey yaptığına dair aldığı geri bildirimler, yuvaya başlama ile yaşıtlarıyla ilişki kurmaya adım atması ya da yeni düşlere sahip olma isteği olabilir.
Hayali arkadaş’a sahip çocukların özellikleri:
• Erken çocukluk dönemindedir.
• Sıklıkla kız çocuklarında görülür.
• Ortalama ve ortalamanın üzerinde zihinsel kapasiteye sahiptir.
• Bu çocuklar atılgan ve gözü pek olacağı gibi ürkek ve çekingen de olabilir
• Yalnız çocuklardır.
• Hayali arkadaşlarını kötüye kullanabilirler.
Hayali Arkadaş’ın Yararları:
• Hayali arkadaş, çocuklara kendi kimliğinin farkına varmasında güvenli bir yoldur.
• Hayali arkadaş, özellikle yaşıtlarıyla bir arada olamayan yalnız çocuklar için yakın bir oyun arkadaşıdır.
• Çocuk hayali arkadaşını kontrol edebilir, ona hükmedebilir. Dolayısıyla hayali arkadaşı vasıtasıyla ona zarar veren diğer çocukları tanımlayabilir ve onlarla baş edebilir.
• Hayali arkadaşlar gelecekteki arkadaş ilişkilerini prova etmelerine yardımcı olur.
• Hayali arkadaş, çocuğun hayal dünyasını istediği gibi keşfetmesine neden olur.
• Çocuk hayali arkadaşı ile büyümeye yönelik adımları daha cesaretle atmaktadır. Gelecekte nasıl bir yaşantı isteğini göstermesi açısından önemlidir.
• Dil gelişiminin başladığı dönemde hayali arkadaşın önemli katkıları bulunmaktadır. Çünkü hayali arkadaş onun sözünü kesmeden ilgi ile dinlemektedir.
• Aynı zamanda çocuklar hayali arkadaşları ile günlük hayatlarında açığa çıkaramadıkları güdülerini ortaya koyarak anlatmaya çalışırlar.
Anne-Babalara Düşen Görevler:
• Anne-Babalar çocuğun hayali düşüncelerini kabul etmeli ama çocuğun gerçek dünya ile arasındaki sınırlarını öğrenmelerine yardımcı olmalıdırlar. Çocuğun ihtiyacı olan mesaj “Ne olursa olsun seni seviyorum” dur. Bu durum çocuğun kendi dünyasını istediği gibi keşfetmesine yardımcı olacaktır. Çocuk, anne-babasının kendisini gerçek dünyaya geri getireceğini bilir.
• Çocuk hayali arkadaşına kendini çok kaptırırsa, gerçek arkadaşlarından ve gerçek dünyadan uzaklaşırsa konu çocuk ile konuşulmalıdır. Ona daha fazla oyun arkadaşına sahip olmasını istediğinizi söyleyebilirsiniz. Hayali arkadaşına saygı duyduğunuzu, ona değer verdiğinizi ama ‘gerçek’ arkadaşlara da sahip olması gerektiğini bilmesini sağlayın.
• Çocuğa uygun bir ya da daha fazla oyun arkadaşı ayarlanmalı ama zorlamadan tanışmaları için fırsat verilmelidir. Çocuklar sosyalleşmeyi öğrendikleri zaman desteğe ihtiyaç duyarlar. Zorlamak çocuğa yetersizlik hissettirebilir. İletişim kurmayı başardığında ise, bunun ne kadar zor olduğunu belirtmek ve gurur duyduğunuzu söylemek yararlı olacaktır.
• Hayali arkadaşının arkasına saklanırsa da üstüne düşmemek gerekir.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
Hayali arkadaşlara 3 – 4 yaş çocukluk döneminde sıkça rastlanmaktadır. Okul döneminin başlaması ile (yetişkin düşünce özelliklerinin başladığı dönem) giderek azalıp kaybolmaktadır. Çocuğun yaşantısında bazen kısa bazen de uzunca süre yer alır. Hayali arkadaş bazen bir yaşıt, bazen bir yaratık bazen de bir eşya olabilir. Bu varlık yaşatıldığı sürece belirli, değişmez özelliklere sahiptir. Erken çocukluk döneminde hayali arkadaş normal, sağlıklı, zihinsel ve duygusal gelişimin bir işareti olarak kabul edilse de, yine de değerlendirmeden önce bir yalnızlık duygusu ya da bir örselenme olup olmadığına dikkat edilmelidir. Ebeveynler hayali arkadaşı, ruhsal bir bozukluğun belirtisi olarak algılayıp kaygılanabilirler. Çocuk tamamen dış dünyadan kopmadığı sürece endişelenecek bir neden yoktur. Bu durum çocuklarda gelişen mahremiyet ve gizlilik duygularının bir uzantısı olarak da oluşabilir. 3 yaş çocukları kendi dünyalarının sınırlarını denerken, aynı zamanda gerçek ve hayali birbirinden ayırt edebilme yetisi henüz gelişmediğinden, hayali bir dünya kurma ve hayali insanlar oluşturma eğilimindedir. Bu yaş dönemine ait karışık düşünceler eşlik etmektedir. Çocuklar çoğunlukla öfke, kıskançlık, bencillik, imrenme gibi olumsuz düşüncelerden, rahatsızlık duyduğu için uzaklaşmak ister ve bunları başka birine bağlayarak ya da suçlarını örtbas ederek hayali arkadaşlarını kullanabilirler. Bu çocuğun doğruyu ve yanlışı ayırt edebilme beklentilerine uyum süreci olarak görülebilir. Hayali arkadaşların varlığı nasıl ki sağlıksız bir durumun habercisi değilse, olmaması da çocuğun iç dünyasının gelişmediği anlamına gelmez. Çocukların hayali arkadaşlarından vazgeçmelerinin nedenleri de yetişkinlerin engellemeleri, kötü bir şey yaptığına dair aldığı geri bildirimler, yuvaya başlama ile yaşıtlarıyla ilişki kurmaya adım atması ya da yeni düşlere sahip olma isteği olabilir.
Hayali arkadaş’a sahip çocukların özellikleri:
• Erken çocukluk dönemindedir.
• Sıklıkla kız çocuklarında görülür.
• Ortalama ve ortalamanın üzerinde zihinsel kapasiteye sahiptir.
• Bu çocuklar atılgan ve gözü pek olacağı gibi ürkek ve çekingen de olabilir
• Yalnız çocuklardır.
• Hayali arkadaşlarını kötüye kullanabilirler.
Hayali Arkadaş’ın Yararları:
• Hayali arkadaş, çocuklara kendi kimliğinin farkına varmasında güvenli bir yoldur.
• Hayali arkadaş, özellikle yaşıtlarıyla bir arada olamayan yalnız çocuklar için yakın bir oyun arkadaşıdır.
• Çocuk hayali arkadaşını kontrol edebilir, ona hükmedebilir. Dolayısıyla hayali arkadaşı vasıtasıyla ona zarar veren diğer çocukları tanımlayabilir ve onlarla baş edebilir.
• Hayali arkadaşlar gelecekteki arkadaş ilişkilerini prova etmelerine yardımcı olur.
• Hayali arkadaş, çocuğun hayal dünyasını istediği gibi keşfetmesine neden olur.
• Çocuk hayali arkadaşı ile büyümeye yönelik adımları daha cesaretle atmaktadır. Gelecekte nasıl bir yaşantı isteğini göstermesi açısından önemlidir.
• Dil gelişiminin başladığı dönemde hayali arkadaşın önemli katkıları bulunmaktadır. Çünkü hayali arkadaş onun sözünü kesmeden ilgi ile dinlemektedir.
• Aynı zamanda çocuklar hayali arkadaşları ile günlük hayatlarında açığa çıkaramadıkları güdülerini ortaya koyarak anlatmaya çalışırlar.
Anne-Babalara Düşen Görevler:
• Anne-Babalar çocuğun hayali düşüncelerini kabul etmeli ama çocuğun gerçek dünya ile arasındaki sınırlarını öğrenmelerine yardımcı olmalıdırlar. Çocuğun ihtiyacı olan mesaj “Ne olursa olsun seni seviyorum” dur. Bu durum çocuğun kendi dünyasını istediği gibi keşfetmesine yardımcı olacaktır. Çocuk, anne-babasının kendisini gerçek dünyaya geri getireceğini bilir.
• Çocuk hayali arkadaşına kendini çok kaptırırsa, gerçek arkadaşlarından ve gerçek dünyadan uzaklaşırsa konu çocuk ile konuşulmalıdır. Ona daha fazla oyun arkadaşına sahip olmasını istediğinizi söyleyebilirsiniz. Hayali arkadaşına saygı duyduğunuzu, ona değer verdiğinizi ama ‘gerçek’ arkadaşlara da sahip olması gerektiğini bilmesini sağlayın.
• Çocuğa uygun bir ya da daha fazla oyun arkadaşı ayarlanmalı ama zorlamadan tanışmaları için fırsat verilmelidir. Çocuklar sosyalleşmeyi öğrendikleri zaman desteğe ihtiyaç duyarlar. Zorlamak çocuğa yetersizlik hissettirebilir. İletişim kurmayı başardığında ise, bunun ne kadar zor olduğunu belirtmek ve gurur duyduğunuzu söylemek yararlı olacaktır.
• Hayali arkadaşının arkasına saklanırsa da üstüne düşmemek gerekir.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
12 Mart 2010 Cuma
Gençlerde Marka Takıntısı
GENÇLERDE MARKA TAKINTISI
Çocukluk döneminde öğrenilen her şey gün gelir yetişkin dünyasındaki yeni değerlerle yer değiştirir. İşte bu döneme ergenlik dönemi adı verilir. Eski değerlerle yenilerin karşılaştırıldığı, mesleki, cinsel ve sosyal kimliğin tanınarak yerleştirilmesi sırasında bir çabalama söz konusudur. Bu çabalamaya da kimlik bunalımı adı verilir. Kimlik duygusunun kazanılması için verilen bu çaba normaldir. Bazı ergenler bu dönemi sessizce, bazı ergenler de bu dönemi fırtınalı bir şekilde atlatır.
Marka takıntısı genellikle özentidir, bu duruma kimlik arayışındaki gençler kendilerini daha kolay ifade etme aracı olarak seçmektedirler. Marka takıntısı, aşırı noktadaki durumlarda aile çatışmalarına, yoğun borçlanmaya, hatta şiddete yol açabilecek ciddi sorunlara neden olabilir. Marka kullanmak rekabete, diğerleriyle aynı marka kullanamayanların kendisini değersiz görmesine neden olabilir. Marka takıntısı kendini daha değerli hissetmek, bulunduğu çevrede kendini kabul ettirmek ve tanımlamak için kullanılan olumsuz bir davranış biçimidir. Marka takıntısı aynı zamanda tüketim toplumunun da bir sonucudur.
Bu düşkünlüğün temelinde:
• Gelir dağılımındaki eşitsizlik,
• Kişilerin kendilerini tanımlayacak sağlıklı değerlere sahip olmaktan uzaklaşması ve toplumun öğretileri gibi sosyolojik nedenler,
• Küresel pazarlama stratejileri,
• Gençlerin farklı ve sosyal- düşünsel politik aidiyetlerinin zayıflaması olabilir.
Sağlıklı çözüm, karmaşadaki gencin uygun danışma ile bu dönemi atlatması ve kimliğini tamamlamasıdır. Ailelerin bunu fark edip ele almaları gerekir. Aileler çocuklarını yargılamamalı, aksine özgüvenlerinin artması için destekte bulunmalıdır. Markanın şekilcilik ötesinde bir anlam taşımadığını da çocuklarına anlatmalı ve kendi davranışlarıyla çocuklarına model olmalıdırlar.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
www.cocukvegenc.com
Çocukluk döneminde öğrenilen her şey gün gelir yetişkin dünyasındaki yeni değerlerle yer değiştirir. İşte bu döneme ergenlik dönemi adı verilir. Eski değerlerle yenilerin karşılaştırıldığı, mesleki, cinsel ve sosyal kimliğin tanınarak yerleştirilmesi sırasında bir çabalama söz konusudur. Bu çabalamaya da kimlik bunalımı adı verilir. Kimlik duygusunun kazanılması için verilen bu çaba normaldir. Bazı ergenler bu dönemi sessizce, bazı ergenler de bu dönemi fırtınalı bir şekilde atlatır.
Marka takıntısı genellikle özentidir, bu duruma kimlik arayışındaki gençler kendilerini daha kolay ifade etme aracı olarak seçmektedirler. Marka takıntısı, aşırı noktadaki durumlarda aile çatışmalarına, yoğun borçlanmaya, hatta şiddete yol açabilecek ciddi sorunlara neden olabilir. Marka kullanmak rekabete, diğerleriyle aynı marka kullanamayanların kendisini değersiz görmesine neden olabilir. Marka takıntısı kendini daha değerli hissetmek, bulunduğu çevrede kendini kabul ettirmek ve tanımlamak için kullanılan olumsuz bir davranış biçimidir. Marka takıntısı aynı zamanda tüketim toplumunun da bir sonucudur.
Bu düşkünlüğün temelinde:
• Gelir dağılımındaki eşitsizlik,
• Kişilerin kendilerini tanımlayacak sağlıklı değerlere sahip olmaktan uzaklaşması ve toplumun öğretileri gibi sosyolojik nedenler,
• Küresel pazarlama stratejileri,
• Gençlerin farklı ve sosyal- düşünsel politik aidiyetlerinin zayıflaması olabilir.
Sağlıklı çözüm, karmaşadaki gencin uygun danışma ile bu dönemi atlatması ve kimliğini tamamlamasıdır. Ailelerin bunu fark edip ele almaları gerekir. Aileler çocuklarını yargılamamalı, aksine özgüvenlerinin artması için destekte bulunmalıdır. Markanın şekilcilik ötesinde bir anlam taşımadığını da çocuklarına anlatmalı ve kendi davranışlarıyla çocuklarına model olmalıdırlar.
Mine Çelik
Psikolojik Danışman
www.cocukvegenc.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
